The Long Riders' Guild

Uzun Yol Biniciliği –

(Long Riding in Turkey)

By Uğurhan Acar

Uzun Yol Biniciliği - Uğurhan Acar

İnsan ve atın birlikteliği birbirleri ile bütünleşmeleri üzerine kurulmuş bir ortak yaşam disiplinidir ve bu bütünleşmenin en kesin şekilde tecrübe edildiği alan yolculuktur…

Günter Wamser – The Long Rider…

20 yıl once insane ve doğaya saygı adına Patagonya’dan başlattığı ve TRANSHUMANICA olarak adlandırdığı uzun yol seferini 2013 yaz sonlarına doğru planladığı üzere Alaska’da sonlandırdı…

German Long Rider Günter Wamser spent twenty years riding from Patagonia to Alaska. He named his journey “Transhumanica,” to highlight how much humans have in common.

Günümüzde yolculuk denilince daha çok iş, tatil ve deniz, kum, güneş amaçlı olarak yapılanlar anlaşılıyor. Oysa insanın, insanlığın tarihi bu anlamlardakinden çok daha farklı yolculukların tarihidir… Keşifleri getirmiştir… İnsanlık tarihi kaşiflerce, seferlerde yazılmıştır desek yanlış olmaz…

Keşifler önemli ve süreklidir… Elindekini, yakınındakini, içindekini keşfeden insan, ufkundakinin merakı içinde yürümüş her yere… Bir hayalin, bir çağrının, bir sırrın peşinden sürüklenmiş çağlar boyu… Yürümüş… Acıdan umuda, kederden sevince, savaştan barışa, efsaneden öyküye, düşten düşünceye, gerçeğe, eyleme… Yürümüş… Kimi coğrafyalarda atlarla yapılmış bu yürüyüş zorlu zaman dilimlerinde… Üstünde karlı dağlar, nehirler, ovalar; yanında yürünerek çöller aşılmış atların…  Sonbaharda yılkıda bıraktıklarından sağ çıkanıyla yaz bahar ayında yeni coğrafyalar keşfetmeye çıkmış ve bir tarih bırakmış gelecek nesillere insanoğlu…

YOLCULUK ZAMANI

At ve insanın birlikte yolculuğu deyince Long Riding’den bahsetmek gerek; Türkçeye Uzun Yol Biniciliği / Atçılığı veya Uzun Mesafe Biniciliği / Atçılığı olarak çevrilebilecek bir kültürden, disiplinden…Bana göre Long Riding at ile insanın yol yapmasından çok bir yaşam ve yolculuk disiplinidir deyip kısa yoldan sözümün özünü söyleyeyim… Long riding; yaşam hakkında da, çıkılacak yolculuk anlamında da çok yönlü bir kültürü, bilgi ve deneyimi gerektirmesi ve bu radikal yaşam alanının bilgece bir duruşu dayatması temelinde bir disiplindir… Uzun Yol Biniciliği / Atçılığı bir spor değil, bir hobiyi de betimlemiyor kimilerince… Yediden yetmişe; kadın erkek, aile, arkadaş, sevgili, eş ile veya tek başına her kültürden insanın tecrübe edebileceği herkese açık bir disiplin… Teknoloji çağında radikal olarak tanımlanabilecek bir yaşam alanı, atlı göçerlik deneyimi…

Şöyle romantik bir başlangıçla girebilirsiniz bu alana; bir sabah henüz gün doğmadan uykunuzdan uyanıp bir daha belki aylar, yıllar sonra dönmek üzere ayrılacağınız evinize, köyünüze, kasabanıza, şehrinize belki de ülkenize son kez bakıp atınızla birlikte uzun günler, geceler, mevsimler boyu sürecek bir yolculuğa başlıyorsunuz… Bu yolculuğun 20.000 Km yol yapmak adına olduğunu düşünün bir… Dünyanın yarısını dolaşmak demektir bu mesafe! Uzun Yol Atçılığı böyle bir şey işte…

GEÇMİŞDEN GÜNÜMÜZE UZUN YOL ATLILARI…

Şimdi günümüzden 4-5 asır öncesine gidelim…

Osmanlı İmparatorluğu Gezgini, Uzun YolBinicisi - Evliya Çelebi ve atı Küheylan...

The Historical Long Rider Evliya Çelebi, and his horse Küheylan, were heroes of the Ottoman Empire.

Uzun Yol Biniciliği / Atçılığı dediğimizde karşımıza tarihe mal olmuş entelektüel, aydın, kaşif kişilikler ve onların, tarihin kilometre taşlarını belirleyen yolculukları, seferleri, keşifleri çıkıyor…

Bu bapta hemen akıllara gelen Evliya Çelebi ve atı Küheylan’dan, Lord Byron’dan, Charles Darwin’den söz ediyoruz… Gezgin, maceracı, cesur karakterleri, zorlu seferleri ve keşifleri ile tarihe müdahale eden, ışık tutan insanlardan… Daha çok şiirleriyle tanıdığımız Lord Byron’ın burjuva karşıtı duruşuyla İngiltere’den ayrılıp 1800 lü yılların başlarında Avrupa coğrafyasında gelişen halk hareketlerini belirleyen ve duyulmasını sağlayan bir kişilik olduğunu vurgulamak gerek… Aynı zamanda Arnavutluğu karış karış gezen bir profili de temsil eder Byron… Evliya Çelebinin ise; gezginliğinden önce Enderun’da Sarayda edindiği güçlü altyapıyı kavramak gerek… İlginçtir, sarayda yükselme şansı varken gördüğü bir düşün peşinden içindeki ateşi söndürmek, gezginci insanı doyurmak için yollara çıkmış Evliya Çelebi… Biri, at sırtında, Güney Avrupa’nın, Arnavutluğun ve Yakın Doğu’nun, diğeri ise yine at sırtında 17. YY da Anadolu’nun insanını, kültürlerini kayıt altına alan ve tanınmalarına olanak sağlayan seferler yapmış bu iki Değer ve tabi ki daha niceleri… Bu insanların aydın altyapılarını, topluma dönük yönlerini vurgulamamın nedeni Long Riding disiplininin amaçsız, başıboş bir etkinlik olmadığının altını çizmek için…

Bu, o günler için de öyleydi günümüzde de öyledir diye düşünüyorum.

Çağlar sonra… Bugüne geliyoruz… Günümüzde halen, o, tarihe mal olmuş, tarihi etkilemiş kişiliklerin nal izlerini takip eden, yeni izler yaratan, yollara çıkan insanlar var…

Bu kişiliklerin hemen hepsini öncekilerin ardılları olarak, yaşam gibi bu disiplini de; atından, doğaya, amaçlarından, etkileştiği kültürlere, sosyal çevreye kadar her bileşeni ile yine bir bütün olarak algılamış, kendi sorumluluklarını üstlenmiş, özgür ve alanlarında dünyayı etkileyebilecek düzeyde yetkin, entellektüel, çağdaş insanlar olarak betimlemek mümkün… Bu özgün niteliklerin önemini ve değerini göz ardı etmemek gerekir; nasıl ki öncekiler kendi çağlarını özümsemiş ve yaşadıkları dönemle bağlarını koparmadan çağın önüne geçme inisiyatifini ortaya koymuşlarsa, bugünün Long Riderları da günümüz dünyasının işaret ettiği ve yücelttiği insancıl, özgür ve bilimsel yönelişli insan profili ile aynı değeri temsil ediyorlar düşüncesindeyim. Geçmişte olduğu gibi günümüzün Uzun yol Atlıları da sadece eğitimle değil eş değerdeki geleneksel yaşam biçimlerine yönelik etkin ilgileri, dinamik çözümlemeleri ve pratikleri temelinde şekillenmiş güçlü alt yapıları ile ekonomik, sosyal, kültürel yaşama doğrudan katılan ve etkileyen insanlar.

Benim benimseyişim, Uzun Yol Atçılığı disiplinine geçiş; birikimleriyle ve görece çağın önüne geçen, geleceğe odaklı bir algı ve farkındalık ile şekillenen bir oluşun, olgunluğun sonucudur ve bu Evliya Çelebi’nin düşünün yarattığı etki gibi her an insanı, yabancı olduğu kendisine çağıran bir çağrıyı da içermektedir… Bunu mistik anlamda da alabilenler olacaktır ancak aslolan kişide yaşanan değişimin alt ve üst bilinç düzeylerdeki etkilerin sonucu olduğunu red etmemektir ki benim önermem bu temele dayanır. Bu temellerden beslenen profil çevrenin bütün dinamiklerine, farklılıklara saygılı ve üst düzeyde duyarlı, öğretilmiş kimliklerin oluşturduğu kültürel sınırların üstünde duran çağdaş ve örnek alınacak nitelikteki insanları betimlemektedir…

UZUN YOL ATÇILIĞI DOĞAYA VE KENDİNE DÖNÜŞ YOLCULUĞUDUR…

Günümüz dünyasının gerekleri ve beklentileri tabi ki değişik... Ancak keşifler, yolculuklar bitmiş midir? Kesinlikle, hayır! Geçmiş çağlarda yaşandığı gibi belki yeni bir coğrafyanın, kabilenin, kültürün ilk keşfi söz konusu olmasa da her insan için muhtemelen varlığını duyduğu ama dokunmadığı, muhtemelen gördüğü ama koklamadığı, muhtemelen sesini işittiği ama tanımadığı, etkisini sanal dünyanın haricinde gerçek anlamda yaşamadığı bir başka insanın, bitkinin, kültürün, iklimin ve bütün bunları sonsuz kucağına almış doğanın keşfi ve bu anlamda doğaya dönüş hızlanarak sürüyor…

Doğa’ya dönüş…

Equestrian Travel brings the Long Rider closer to the world of Nature.

Dünya yeni insan profilleri, gruplar ve dönüşen kültürleri ile her an keşfedilmeye açık bir alan olma niteliğini koruyor. ( Ayrıca, günümüz insanı özellikle bir soruna, gelişmeye dikkat çekmek ve anlamlı kılmak yolunda çok başarılı bir performans sergilemekte ki yolculuklar, yürüyüşler bunların en etkililerinden ) Diğer yandan; insanlık günümüzde, geçmişinin şekillendirdiği ancak derin kopmalar, kesintiler sonucu görece yabancılaştığı kendisine yolculuğunu, keşfini çok daha keskin ve kesin bir şekilde yaşıyor düşüncesindeyim… Milyonlarca insan bu nedenlerle kültür turlarına, keşif (!) adı altında tatillere çıkmakta, köklü, kadim öğretilerin, yaşam alanlarının DNA’larına uzun yolculuklar yapmakta ve böylece unuttuğu, yabancılaştığı “doğasına” sefer etmekte… Bütün bunları gerçekleştireceği en uygun çevrenin çok yoğun insan müdahalesi sonucunda oluşturulmuş şehirler gibi yapay mekanlar değil doğa olduğunun zaman içinde de olsa ayırdına varıyor insanoğlu. Uzun Yol Biniciliği / Atçılığı doğa’da yaşanan bir disiplin. Esas itibariyle kendi türü dışında bir canlı ile birlikte yapılmasını da dikkate alırsak bunların yaratacağı etkinin Uzun Yol Atlılarını belirleyiciliği yönünden kritiktir diye düşünüyorum. Düşünsenize bu ilk uzun yola çıkış anı gerçekte ne olacağının, ne yaşanacağının bilinmediği ve kararın değişip değişmeyeceğinin zaman içinde belli olacağı bir anı işaret eder…

Peki, insanı bu uzun yoldan geri döndürmeyen nedir?

Bu soruyu romantik ve nostaljik boyutu inkar etmeden; geçen yüzyıldan bu yana gittikçe yükselen alanlar olan nöro bilim, genetik ve bilişsel temelde “bugün için” ulaşılan bulgularla cevaplamak kısmen mümkün olabilir.

Bütün bu disiplinler insanın kendi eliyle yarattığı ve kendisini yaşamaya mahkum ettiği özellikle şehir devletlerinin (!) ve duygusal yönün kuvvetle bastırıldığı mantık dünyalarının ve nihayetinde bunları temellendiren, etkisini ivmelendiren teknolojik buluşların ( insana ve insanlığa katkısı anlamında değil kendi ürettiği eşyaya ve geliştirdiği sisteme, süreçlere yabancılaşan insana etkisi anlamında ) birey üzerinde neden olduğu yıkıcı etkisini teslim etmektedir. İnsanın bu sarmaldan çıkışının doğasına ve doğal ortamına dönmesiyle mümkün olabileceği tezi yüz binlerce bilimsel makale ile desteklenmektedir. ( Milyonlarca vakayla da ispatlanmaktadır diye düşünüyorum. ) Yaşadığımız duygusal çelişkilerin, davranışların, kişiliklerimizdeki ani değişimlerin harici uyaranların da etkisi göz ardı edilmeden; hormonal, mental ve bedensel etki / tepki mekanizmalarıyla daha somut ve anlaşılabilir şekilde açıklandığı bir dünyayı tecrübe ediyoruz.

Bu temelde bakıldığında kendisini doğa’ya atan insanın yaşadığı değişimler de ölçümlenebiliyor ve bilimsel değerde betimlenebiliyor. Psikolojik araştırmaların sonuçları; kişinin doğayı çok boyutlu ve olumlu algıladığını ve tecrübe ettiğini ortaya koymuş. Şehrin ( veya küçük ölçekte ancak baskın mekanların, etkenlerin ) birbiriyle uyumsuz, sert hatlar ve karmaşık sesler, renklerle insanı yoran ortamına karşın; milyonlarca yıldan bu yana DNA’larını etkilemiş doğanın gerek renk, gerek biçim ve gerek ses ve hatta koku, tat anlamında (yapay ortamlar çoğunluk bir iki duyuya hitap etmektedir) birbirini bütünleyici, dingin, akışkan ve yumuşak geçişlerle insanı sarmaladığı ve insanı kendi içinde ve çevresiyle bütünlüğe ulaştırdığı saptanmış. Bunların sonuçları; huzur, konsantrasyon, stres azalması, iç temponun, dolaşım sistemlerinin ahengi ve yavaşlaması ve çok daha öne çıkan bir beklentinin doyurulması; sessizlik, dinginlik… Uzun Yol Biniciliği / Atçılığı tabi ki sadece bu gereksinimlere indirgenemez ancak yolculuğa çıkışın ve sürdürülmesinin bütün bunlarla da doğrudan ilişkisi olduğunu vurgulamak istiyorum.

Sonuç olarak gerçekte çağlar sonra aynı dünyada farklı hikayeler yaşamaktan başka değişen bir şey yok ve Uzun Yol Atlıları bu kimi hikayelerin, zaman ve mekan sınırsız yolculukların, keşiflerin, etkinliklerin güzel insanlarını, kaşiflerini temsil ediyorlar…

PAN’IN TOPRAKLARINDA…

Evet! Evinizden ayrıldığınızda dünyayı dolaşmaya niyetlenmiştiniz demiştik…

Uzun bir zaman dilimine yayılacak fizik ve mental hazırlık gerektirir bu disiplin… Her iki canlı için de geçerlidir bu… Tabi ki at ve insanın birlikte hazır olması kritik… Geride bırakılacakların ağırlığı olmaksızın çıkılmalı yola… Anılar, sevgililer, aileler, dostlar… Yerleşik düzenin verdiği rahatlık… Maddi birikimlerin sağlayacağı konfor ve modern dünyada “her şeyin ölçüsü olan” iş ve kariyer hayatı… Bütün bunların dışında yeni bir gerçeklik alanı serilir önünüze… Atlı göçerliğin getireceği koşullar… Her iklime, her hava şartına her olasılık ve olanağa hazırlıklı olmak…

Pan, Yunan Mitolojisinde kırın ve çobanların tanrısıdır.

Pan was the god of nature and shepherds in Greek Mythology.

Yaşamınız boyunca muhtemelen çok da gereksinim duymadığınız yeteneklerinizi sergileyerek edineceğiniz küçük gelirlerle sürdürebileceğiniz yeni bir yaşam… Ve gereksinim duyulacak, planlanacak ekipmanların yaşamsal önemi… Olası tehlikeleri düşünmenin ve karşılaşmanın ve daha da önemlisi ( bana göre keyifli ve heyecanlı tarafı ) ormanların, kırların sessizliğinde PAN’ın ayak seslerini, flütünün namelerini duymanızın yarattığı ürpertici anlar ve sıkıntılar… Ve tabi ki konaklamalar… Her coğrafyada, her kültürde karşılaşılabilecek güzel insanların sonsuza kadar açık olan yürek sıcaklığından ve misafirperverliğinden uzak düşülen her noktada konaklamalar tam anlamıyla “Yıldız Palas”, “Güneş Hotel”, “Rüzgar Pansiyon”, tadında olacak… Konuşulabilecek bir dostun varlığı kimi zaman yaşamsal… Her öğün için yiyecek edinmiş olmanın, taşımanın gerekliliği ve çoğunluk olacağı gibi doğadan edinmenin yollarını bilmek…

Peki, yolculuklar, seferler yıllar mı sürmeli acaba? Yani her Uzun Yol Atlısı 20.000 KM yol mu yapmalı, aylarca dağ, tepe dolaşmalı mı? Kurumsal ve özel düzenlemeleri, tanımları hariç tutarsak Long Riding disiplini dürüst bir yaklaşımı barındırması kaydıyla özünde süreyi, mesafeyi işaret etmekten çok o yolculuk iradesini ortaya koymak ve uygulamakla ilişkili bir süreci işaret eder kanımca… Ancak mesafeyi, “zamanı” içermesi yönüyle de göz ardı etmemek gerek. Daha açık bir deyişle; eğer varsa somut bir amacın gerçekleştirilmesi veya kendinizde duyumsamayı, görmeyi beklediğiniz bir şeyleri tecrübe etmek istiyorsanız veya sizi yola çıkaran sesi cevaplamak istiyorsanız bunu 1,2 günlük veya haftalık ısmarlama bir tatil modunda çıkılacak at turu ile gerçekleştirmeyi ummak herhalde gerçekçi olmayacaktır… Neyse… Her şeyden önce yola çıkmak gerekir… Yolculuğunuzun süresi, içeriği, süreci o iradeyle, yola çıkışla belirginleşecek, kesinleşecektir.

Bu yolculuk temas edilecek her insan ve kültüre daha açıkçası “çevre”nin her dinamiğine, insan adımının, bilincinin değeceği her bir kültüre ve doğa’nın her santimine saygı, sevgi ve yapıcı bir duruş ile yaklaşılacak bir etkileşim alanı olarak da öne çıkar… İnsan bu yolculuğa objektif bir gözlemci olarak katılmaktadır… Kalemi, fotoğrafları, kayıtları, düşünceleri, sözü ve eylemleriyle özetle üretimleriyle kendini olduğu kadar çevresini de gerçeğe ulaşma yolunda daha iyiye dönüştürmeyi doğrudan amaçlamalıdır belki de… Düşünsenize bir; ardına kadar dostça, dürüstçe açılan hangi cennete boş ve olumsuz amaçlarla girmeye hakkımız olabilir ki…

Bütün bunları gerçekleştirebilecek beden ve bilinç yeterliğini, ve kendini aşmanın yetkinliğini temsil eder insan.. Bu kazanımlar ve bunları kendisinin ve insanlığın hizmetine sunabilme becerisidir yolculukları sürekli kılan… Afrika’dan O’nu yola çıkaran içsel oluş ve devinim halen taptaze ve capcanlıdır… “Yürüyüş” çok şey demektir; insanın bir anlamda yaşamsal olan merakı, uzaklaşma isteği, yer değiştirme, aramak, bulmak gibi yetkinliğini, yeterliğini, motivasyonlarını bir yandan güdüleyecek ve bir yandan da karşılayacaktır… Yürüyüş simgesel anlamda insanın ve insanlığın değişimini, çeşitlenmesini, dönüşümünü sağlayan kültürel DNA’sının yapı taşıdır demek mümkündür kanımca.

Long riding disiplini de bu olanakları son derece yetkin ve etkin bir şekilde insanın önüne sunmaktadır. Ne mutlu ki; kültürlerin kucağına, keşiflerin heyecanına, tanışıklıkların, dostlukların sıcaklığına, iyiye ve güzele yürümeyi sürdürüyor insan…

Ve “AT”…

Birlikte yolculuğun en önemli öznesi olan “At” görece baskın bir canlı olan insan ile birlikte kontrollü de olsa doğal ortamına dönmüştür ve insanın “birincil” sorumluluk alanıdır… Böyle bir yolculuğa dayanıklılığı tabi ki insanın sorumluluğundadır… Ne mental ne beden düzeyde hazır olması anlamında insandan bir nokta dahi ihmal edilecek konumda değil tam aksine insanın önündedir… Yolculuğun keyfi, güvenliği, süresi hemen her şeyi sizden önce onun hazır olmasına bağlıdır… Sizinle kulağıyla, duruşu, yürüyüşü, sesi ve nefesiyle iletişim kurabilen yol arkadaşınızı anlamak, onun gibi hissetmek ve sessiz taraf olarak bütün olanakları onun durumuna göre belirlemek, uygulamak Uzun Yol Atlısının temel sorumluluğudur… Ve size güven duymasını sağlamak; onu incitmeyeceğinize, onun doğasına uygun davranacağınıza, zorlamayacağınıza inandırmak sizin sorumluluğunuzdadır… Kendinizden önce onu düşünmek sizin sorumluluğunuzdur… Onun gereksimimlerini öncelikle karşılamak sizin sorumluluğunuzdur ki gerçekte bu çağrı ülkemin kültürüne hiç de yabancı değildir; Kıratı ile ünlü Halk Ozanı Köroğlu’na Atasının vasiyeti; kendisinden önce Kıratın ihtiyaçlarını gidermesi gerektiği yönünde değil midir? “O”nun için egolarınızı yenmek, plan programlarınızı iç rahatlığıyla ötelemek sizin sorumluluğunuzdur… Bu ilgi, sevgi ve saygının, güvenin aynı şekilde karşılık bulacağına emin olun.

Karaman tepelerinde ( Türkiye ) vahşi atlar…

Wild horses graze in the the Karaman hills of Turkey.

Bunun için binlerce kilometre yol yapmaya da gerek yok… Birlikte geçireceğiniz bir – iki saat veya bir gün bile iletişim kurmanız ve iç geçirmeleriyle birlikte omzunuza, göğsünüze dayamaya başladığı başı veya hemen dibinizde dakikalarca sessiz duruşu, birlikte bütünleşmeniz için yeterli olacaktır…

Köroğlu ve Kırat. Osmanlı döneminde yaşadığına inanılan özgürlüğün sembolü halk ozanı.

A Turkish epic recalls how the hero Köroğlu and his horse, Kirat, right wrongs, defend the people and symbolize equestrian freedom.

Hikayelerini okuyacağınız bir çok Long Rider’ın yolculuğunu atının olumsuz sağlığı ve morali nedeniyle sonlandırdığını göreceksiniz… Bu yolculuk için yüz binlerce para değerinde, milyon değerinde kulüplerde yaş almış atlar gerekmiyor… Bir “at” yeterli… ( Sizin “insan” olmanız gereğinden öte mesleğinizin, eğitiminizin, sosyal konumunuzun önemi olmadığı gibi. ) Ki bu at gerçekte uzun yolları ( sportif faaliyetleri, hobi binişlerini ) insanoğluna mümkün kılandır… Bu at insanın kendisinin gerçekleştirdiğini iddia ettiği o yolu gerçekte yapan ve yaptırandır… O uzun yolu atımızın bedensel gücü ve bize karşı duyduğu sevginin, güvenin yarattığı isteğiyle yapabildiğimize inanıyorum… Yol boyu, doğada karşılaşılan ( kimini fark edemediğimiz) çoğu tehlikeyi onun içgüdüleri sayesinde aştığımız doğru değil mi? Ve merak ediyorum; neden atla yapılan herhangi bir etkinlik sonrasında sadece kişi kendini öne çıkarır veya insan öne çıkartılır?  Atların da cinsleri, boyları, yaşları, anlatılacak bir yaşamları, o yollara, yapılacak etkinliklere ilişkin katkıları, etkileri yok mudur? Neden atlar çoğunlukla yok hükmündedir acaba?

KENDİNİ BİL!

Yazımın hemen başlarında bu etkinliğin ve Uzun yol Atlısının amaçlı olması gereğine yönelik bir vurgu yapmıştım… Bu görüşü temellendirecek bir çok açılımı da kendimce sıralamaya çalıştım. Hemen belirteyim bunların her biri doğrudan Uzun yol Biniciliği / Atçılığı disiplininin bugüne getirdiği kültürel birikim ile birlikte Uzun yol Atlılarının kişiliklerinde gerçeklenmiştir. Yani bir beklenti, umut değil nesnel bir saptamadır…

...Bu yolculuğun, seferin dinamizmini doğrudan iç sesinizde veya yaşadığım kültürden, coğrafyadan bir örnek olarak; Mevlana’nın “Kendinden Kendine Sefer Et” veya bugünün Yunanistan’ında Delphi Tapınağındaki “Kendini Bil” çağrısının çarpıcılığında bulmuş olabilirsiniz… Her şey mümkün… İşte, bana kalırsa insanın tarihi,  insanlık tarihi bu çağrıların peşinde yazılmaktadır…

The explanation for why you wish to make the journey may be lodged within the DNA of your body’s cells. This inner voice, which urges us to make a “Journey into Ourselves,” was a concept known by the ancient Greeks who taught at the temple of Delphi.

Evet, Amaç önemlidir… Ve önemsenen amaçlar içinde biri var ki diğerlerinden tümüyle ayrılmakta ve gerçekte bütün amaçları temellendirmekte bütün amaçlarla ilişkilenmektedir… Bunun ölçülebilir mesafelerle varılan bir menzili yok… Kimi zaman, ( belki de çoğu zaman! ) amaçlanılandan farklı menzillere çıkılması da mümkün… Birkaç yerde gönderme yaptığım üzere; kilometre yaparken eş zamanlı olarak kendilerine sefer eden insanlardan bahsediyorum… Kimileri ilk andan itibaren amaçlı kimileri ise zaman içinde farkına vardığı bir bilinçle sadece mesafe, keşif veya öylesine bir yolculuk yapmadıklarının ayırdına varan, kendisine sefer eden  insanlardan bahsediyorum…

Bu “seferi” neden mi bu kadar önemsedim?

Çünkü, benim benimseyişim; ister 500 yıl önce yapılmış olsun ister bugünün dünyasında hemen yarın çıkılacak olsun; yaşamınızın önemli bir süresini kapsayacak, mevcut düzeninizi temelinden değiştirecek her yolculuk insanın gelişigüzel bir gezisini, yaşamını değil gerçekte kimi zaman bilinç altı bir dürtü ile ve son kertede bilinç alanında bile isteye, hazır olarak çıktığı bir “Seferi” betimler ki bu hazır olma, yola çıkış anı; hazır olduğunu sanmayı da (!) ve dahi yola çıkıştan hemen sonrasında geçici veya sonsuza kadar bir vazgeçişi de kapsar… Bütün bunlar doğasıyla malul ancak kendini aşma yolunda yürüyen insan için mümkündür… Bir an gelir ve yaşamı, genel kabul görmüş standartlar çizgisinde iyi, kötü, mutlu veya rahatsız olsun bir şekilde sürdürürken bir çağrıyı duyumsar; “Gel!”… Kimileri zamanı geldiğinde bu çağrıya uyacaktır ve bu çağrıyı cevaplamak, nedenini anlamak ve sınamak o yolculuk ile o “sefer” ile mümkün olacaktır… Bu yolculuğun, seferin dinamizmini doğrudan iç sesinizde veya yaşadığım kültürden, coğrafyadan bir örnek olarak; Mevlana’nın “Kendinden Kendine Sefer Et” veya bugünün Yunanistan’ında Delphi Tapınağındaki “Kendini Bil” çağrısının çarpıcılığında bulmuş olabilirsiniz… Her şey mümkün… İşte, bana kalırsa insanın tarihi,  insanlık tarihi bu çağrıların peşinde yazılmaktadır… Ve insan kendisini bu çağrılarla yapıp, etmektedir… Bu olanak Uzun Yol Atlısı için de geçerlidir…

Şöyle bir yazılı, bilinen tarihe bakıldığında insanların ve yarattığı insanlığın temellerinin bu çağrıların gücü ve ışığıyla ilişkili olmadığını söylemek mümkün mü? İnsanı bu çağrıların şekillendirmediğini söylemek mümkün mü?

İşte, Uzun Yol Atçılığı bu anlamda kilometre yapmaktan ötedir diyorum. Sonunda bir keyifli hikaye de yazsanız, önemli bir keşfi de geleceğe taşısa o yolun sonu insanın bütün olarak, topyekun olarak, kendini bilme, kendini aşma yolunda kendi sınırlarına yaptığı, kendine yaptığı seferdir…

Bu yolculuklar ve kişilikler, Buda adıyla, Sokrates olarak, Musa ismiyle ve tek tek her bir insanın adıyla, sizin adınızla tarihe not düşüldü… Bu yolculuklar yeni bulunan kıtalarda Batı’ya yapılan yolculuklar olarak adlandırıldılar… Bu seferler Mao’nun 8.000 millik Uzun Yürüyüşü oldu… Bu seferler Bapu Gandi’nin 400 Km’lik Tuz Yürüyüşüydü… Musevilerin Mısır’dan çıkışıydı… Türklerin Ergenekon’uydu… Ve bu seferler bir menzile ulaştığında artık ne menzile ulaşan insan aynı insan ne geride bıraktığı insanlık aynı insanlık ve ne de önümüze serilen yeni yolculukların öncekiyle benzerliği vardı; çağlar kapanmış, yeniçağlar açılmıştır insanlığın önüne…

HAC & HİCRET…

Gerçekte her an her saniye çıkılan bu seferlerin sonunda birincilik, ikincilik veya “kazandığınıza dair” bir ödül yoktur. İnsanın aldığı nefes, geçirdiği gün, kendini inşa ettiği an adına bildik anlamda kendini ödüllendirmesi mümkün olabilir mi? Ödül; kendinize, içinize döndüğünüz günler, saatler anlardır… Kendinizi kendinize kanıtladığınız, kendinizi aştığınız andır… Bir sabah kendinizde bulduğunuz yeni bir yanınızdır… Yenilenmiş, dönüşmüş olduğunuz anlardır ve tabi ki etkileştiğiniz, dönüşümüne tanık olduğunuz çevrenizdir… Ve yeniden inşa edilmenizi gerektiren bir niteliğinize yönelik dürüstlük ve cesaret anınızdır… Her an olduğu gibi bu seferde de; sürekli yanan ve küllerinden doğan olarak değişmiş ama gelişmiş ve hep ileriye devinimlerle yeniden oluştuğunu görür insan… Ve unuttuğu doğanın ve kendi doğasının nasıl eş olduğunu keşfetmenin seferini eder her an… Doğada gözlemlediği ve onun parçası olarak kendi benliğinde karşılaştığı yaratım ve yıkım gücüyle tanışır ve bunu sınar… Bütün bu yolculuk ve sefer sizin içindir… Yaşadığınız, yabancı olduğunuz kendinize haccınız, hicretinizdir…

"Tanıdığımız en guzel insanlar, yenilgiyi acıyı mücadeleyi ve kaybı yasamış olan ve diplerden çıkış yolunu kendileri bulmuş romantik ve anarşist olan insanlardır. Bu kisiler yasama karsı geliştirdikleri kendine has takdir direniş duyarlılık ve anlayışla; şefkat, nezaket, bilgelik ve derin sevgiden kaynaklanan bir ilgi ve sorumlulukla doludurlar. Guzel insanlar öylece ortaya çıkmazlar onlar oluşurlar."
- Elisabeth Kübler Ross –

“The most beautiful people we have known are those who have known defeat, known suffering, known struggle, known loss, and have found their way out of the depths. These persons have an appreciation, sensitivity, and an understanding of life that fills them with compassion, gentleness, and a deep loving concern. Beautiful people do not just happen.”

UZUN YOL ATLILARINA TÜRKİYE’DEN SELAM…

Ben aylarını Uzun Yol Atlısı olarak geçirmiş biri değilim… Tabi ki kısa süreli de olsa atlarla veya farklı disiplinlerde ve dostlarla yaptığım yüzlerce yolculuklarım oldu. Kendini bilmenin ne demek olduğunu anlamak çabasında olan biriyim… Bir gün çıkacağım atlı yolculuğun heyecanını çok küçükten bu yana duyumsarım… Ve tabi ki atları çok severim…

Her fırsatta kaçmaya çalıştığım doğayı ve kırsal yaşamı, bu, insanın ve insanlığın temel yaşam alanlarını yeniden kendime ve çevreme taşımayı amaç edinmiş bir düşün peşindeyim… İşte, long riding disiplinini, long ridersları ve bir anlamda kendi benimseyişlerimi de araya sıkıştırarak betimlemeye çalıştığım yazımı okuyor olmanızın temelinde bunlar yatıyor… Yazımı bu sitede okumanızın nedeni ise bu güzel hayalleri somutlaştırmamı sağlayacağımı düşündüğüm The Long Riders Guild sitesinin varlığını 4 yıl önce keşfetmem ve yazışmalar ile de olsa tanışma onuruna eriştiğim kurucusu CuChullaine O'Reilly oldu. 

Doğada atlılar...

Modern Turkish riders in explore their country and experience the marvels of nature.

Uzun Yol biniciliği ve Uzun Yol Atlıları ile ilgili bilgilere, hikayelere daha da fazla detaya, önerilere, deneyimlere www.thelongridersguild.com sayfasından ulaşabilirsiniz. Bu oluşum birçok ülkeden Uzun Yol Atlısını üye veya arkadaş, destekçi olarak bünyesinde barındırıyor. Ben keşfettikten sonra hemen expedition’ları izlemek adına siteyi ziyaret etmeye başladım. İnceledikçe bu sitenin sportif anlamda da, geleneksel anlamda da atlar, binicilik, atçılık konusunda önemli bir kaynak niteliği de olduğunu görüyorum. Geçen yıl Türkiye’de yayımlamayı düşündüğüm bu yazımı hazırlarken birkaç bilgiyi teyit ettirmek adına The Long Riders Guild sayfa yöneticisi ile temas kurdum.  Önce sitenin otomatik cevaplandırması ile ve hemen sonrasında da Long Rider sevgili CuChulain tarafından cevaplandım; LG disiplininin ve LG’ın ne olduğunu, The long Riders Guild’in amacını sabırla, incelikle aktaran mesajlar gönderiyordu… Bir mesajında dostane bir sitemle At ve binicilik / atçılık kültürünün çok yoğun ve gelişmiş olduğunu bildiği Türkiye’de Uzun Yol Biniciliği / Atçılık disiplininin neden ilgi görmediğini soruyordu… Bu disiplinin Türkiye’de tanınması ve gelişmesi için mantıklı, çok sıcak ve yapıcı bir ilgi ile donanmış mesajlarını buraya alma şansım maalesef yok. Ancak sorusu ile birlikte gönderdiği çağrısını sizlerle paylaşmak benim için bir sorumluluk. CuChulain’in çağrısı şöyle; “The Long Riders' Guild is calling upon the nation of Turkey, it government, and its equestrian community, to find and support the first modern Turkish Long Rider of the 21st century ! The Long Riders’ Guild Türkiye’yi, Hükümetini ve atçılık camiasını 21. Yüzyıl Türkiye’sinin ilk çağdaş Uzun Yol Atlısını bulmaya çağırıyor!

CuChullaine O’Reilly-  Uluslararası niteliği ile bir çok ülkeden uzun yol atçısını bünyesinde barındıran The Long Riders Guild oluşumunun kurucusu, başkanı, yazar, kaşif ve uzun yol binicisi.

CuChullaine O’Reilly, Founder of the Long Riders Guild. 

Bu sorunun ve akabinde çağrının inceliğini ve değerini teslim etmemek olanaksız. Bizlere düşen bu içtenlik dolu çağrıya uymaktır diye düşünüyorum… Bu arada unutmayalım ki bu yolculuk sonunda ülkemizin ilk Uzun Yol Atını da tanıma fırsatımız olacak… Ülkemiz atçılık camiasının yakından tanıdığı sevgili Mahir Başdoğan’ın hatırlattığı üzere; “Adınız, atınızdır” söylemi gibi atını kendi soyuyla anacak kadar yakın bilmiş, birlikteliğini çok köklü bir kültürle derinleştirmiş bu coğrafyanın insanının bu çağrının hakkını vereceğinden hiç kuşku duymuyorum doğrusu…

Peki, acaba ülkemizde durum nedir? Yani, bu coğrafya insanının at, atçılık ve atlılar yönünden kültürel alt yapısı nedir ve uzun yol biniciliğine yaklaşımı, katkısı ne olabilir? Bu konuları uzun uzadıya irdelemeden ( ve doğrusu uzmanlarına saygı adına da kısa keserek ) birkaç söz söylemek uygun olacak gibi…

Türkiye coğrafyası eğer tarihlere sadık kalırsak 1000 yıl öncesinde Orta Asya’dan gelen Türk kavimlerinin yaşam alanıdır. Şüphesiz onlar öncesinde Anadolu’nun yerleşimcileri olan kavimler var. Bu yönden bakarsak Türkiye coğrafyası Orta Asya, Kafkaslar ve Ön Asya’dan gelen farklı etnik kökenleri temsil eden insanları barındırıyor… Tabi ki zaman içinde kültürler birbirine yaklaşmış karışmış… Bu bölgelerin ve insanlarının her birinin at ve atçılık yönünden köklü kültürleri olduğu da tartışmasız saptamak gerek… 3.500 yıl önce olsa da günümüzde dahi değeri ve uygulanabilirliği kanıtlanmış Hitit’li Kikuli’nin atçılık kültürü bu coğrafyanın çocuğu değil mi?

Ve günümüzde Anadolu insanının at ve atçılıkla çoğunlukla geleneksel sporlar temelinde süre giden bir canlı ilişkisi de var… Yöresel yarışlar, cirit, rahvan at yarışları ve son zamanlarda gelişme gösteren atlı okçuluk bu yoğun ilginin kanıtı… Atlı sporlar da uluslar arası düzeyde başarı sağlanacak düzeyde gelişmiş ve federatif bir yapı tarafından temsil ediliyor. (2)

Ve tabi ki atlar… Bazı bilim adamlarının görüşüne göre atın ilk evcilleştirildiği bölge (M.Ö 4.000 ) Anadolu coğrafyasıdır… Anadolu’da bugün 20 civarında at ırkı olduğu kabul ediliyor. Bunların kimilerinin iklim ve beklentiler doğrultusunda insan eliyle de geliştirilmiş, müdahale edilmiş at ırkları olduğu tartışılmaz… Farklı iklim ve coğrafya yapısında Anadolu insanına savaşta, ekonomide, sporda destek olmuş bu ırkların kimileri yok olmaya yüz tutmuş… Bu yok oluşu önlemek ve mevcutları korumak adına bilimsel çalışmalar başlatılmış… Konumuzla ilgili bakıldığında bu ırklar arasında uzun mesafelere, zorlu doğa koşullarına, kaba veya doğada bulunan yem ile yol yapmaya uygun, ağırlık taşımaya dayanıklı, iyi huylu, sakin atlar bulunduğunu söylemek mümkün… Bu coğrafyadaki atları anacaksak sportif disiplinde dünya atçılık tarihine damgasını vurmuş olan İngiliz atlarının kurucu kanlarından biri olan Türk Atı ( Yanlış hatırlamıyorsam Karaman yöresinden bir at… ) Azaraks’ı anmak gerek… Azaraks’ı ve Seyisinin dramatik hikayesini Long Rider Jeremy James’in TÜRK ATI kitabından hatırlayacaksınız diyerek noktayı koyalım… 

Bu köklü atçılık kültürünün olduğu yerde ekipman sıkıntısı olabilir mi? Kişiye özel uygunluk, beğeni ve tercih alanı olan bu gibi konularda iyi, kötü, yeterli, yetersiz gibi değerlendirmelerden kaçınmakta fayda var. Her şey bir yana 4000 yıldan bu yana daha iyiye ulaşmak adına üst üste konularak zanaatkarları tarafından günümüze kadar getirilen ve halen temsil edilen bir mesleğin günümüz beklentilerini karşılamaktan uzak olacağını söylemek emek verenlere ciddi bir haksızlık olur ve rahatsız edicidir diye düşünüyorum…

Bütün bunlar Uzun Yol Biniciliğinin potansiyelini temsil edecek, gereksinimlerini karşılayacak değerler, olanaklardır diye düşünüyorum… Dediğim gibi bize düşen bu potansiyeli harekete geçirmek insanımızın içindeki kıvılcımı ateşe döndürmek…

Sonuç olarak, CuChullaine’nin o sıcak çağrısının ve Mahir Başdoğan hocamızın anımsattığı kültürümüzün heyecanını kaçırmamak ve bir yerlerden başlamak adına facebook ortamında açtığımız UZUN YOL ATLILARI (https://www.facebook.com/uzunyolatlilari) sayfamızın varlığını da bu yazıyla bildirmek istiyorum. Amacımız bilgi, tecrübe paylaşmak, Uzun Yol Atlılarını birbirlerine yakınlaştırmak… Ülkemizden geçecek, bu coğrafyada at binecek bütün Long Rider dostların bu oluşumdan haberdar olmasını, bizlerle haberleşmelerini diliyoruz.… Keyifli haberler almak ve iletmek dileğiyle; atınızın ayağı düz bassın, seferiniz, yolculuğunuz iyiye ve güzele olsun diyoruz…

Bu uzun ancak her bir kelimesi içtenlikle yazılmış yazımı okuma nezaketeniz için teşekkürler ve Türkiyeli Long riderlar’dan selamlar, sevgiler…

Home